Embed

Boraltan Köprüsü; Türk'ün Türk'e ihaneti..

Bizi siz öldürün, vermeyin Rus’a Yakışmaz Türklüğe, sığmaz namusa. Vahşete göz yumup silkmeyin omuz Bizi siz öldürün, varsa suçumuz.” Azerbaycanlı şair Elmas Yıldırım, bir zamanlar Boraltan Köprüsü’nde yaşanan acı olayı ve merhamet fukaralığını, “Dönek Kardaş” isimli şiirinde işte böyle haykırıyordu. ********** Çoktandır niyetlendiğim, ama bir türlü el atamadığım bir konu..Yakın tarihimizin bilinmeyenleri, ya da "bilinmeyen yakın tarih", ya da benim deyimimle "gizlenen tarih"..(ne yapsam acaba, "bilinmeyen tarih" ten sonra bir de "gizlenen tarih" kategorisi mi açsam..:)) 'Gizlenen Tarih' ten "tadımlık" bir yazı sunuyorum size.. Yine, herzamanki gibi, konunun özünü veren, ana bilgileri aktaran bir yazı. Daha derin ayrıntılar için, dileyen arkadaşlar "Boraltan köprüsü" olarak araştırabilirler..Aktardığım yazının "taraflı" bir bakış açısıyla yazıldığını önceden belirtmeliyim..Dönemin hükümetinin hangi koşullar, hangi baskılar altında bu kararı verdiği, ikinci dünya savaşı koşullarında, Nazi Almanyasıyla, Bolşevik Rusyası arasında sıkışan (kelimenin tam anlamıyla bunalan) Ankara hükümetinin niçin böyle bir karar verdiğini sorgulamayan bir bakış açısına sahip..Siz, bilgileri alın, yorumunuzu kendiniz yapın, derim.. ********* Öğrendiğimde beni derinden etkileyen bu olayı; ilk defa değerli sanatçımız Esat KABAKLI’nın, bestesini yaparak, türkülerimiz arasına kattığı “Boraltan Köprüsü” eserinden dinlemiştim. Orhun Film tarafından, 1977’de çekilen “Güneş Ne Zaman Doğacak?” isimli sinema filmi de, Boraltan Köprüsünde yaşanan dramı konu alıyor ve ölen kardeşlerimize ithaf ediliyor. “Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var.” düsturunca da yürekleri dağlayan bu olayı sizlerle paylaşmayı bir görev bilerek yazıyorum: Yıl 1944… Türk kanının oluk oluk aktığı ve “Türk’üm” demenin suç ve “komünist rejime” hakaret sayıldığı günlerde yaşanıyor bahsedeceğim olay. Türk yurtlarının Rusya tarafından sömürüldüğü, Kırım Türklerinin topluca sürüldüğü ve soydaşlarımızı kendi kimliklerinden uzaklaştırma çabalarının hüküm sürdüğü bir dönem. 1944 Türkiye’sinin durumu ise oldukça vahim. Türkiye Cumhuriyeti’nin idaresi; korkak, merhamet fukarası bir zihniyetin elinde. “Türk’ü sevenler tabutluklarda çile doldurmakta, niçin Türk’ü sevdiklerinin hesabını vermekteler.” Zalimler, kazdıkları karanlık zulüm kuyularını, mazlumlarla dolduruyor. Hani merhum Mehmet Akif İstiklal Marşımızda diyor ya: “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, Şaşarım! / Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.” Türk Milleti’nin genlerinde olan özelliğidir; esir olmaz, esareti asla kabul etmez. İşte böyle zulüm dolu bir dönemde; 146 Azerbaycan vatandaşı, aydın, sınır kapımız olan Iğdır’da Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsünden geçerek Türkiye’ye sığınırlar. Kim bilir, yüreklerinde ne ümitlerle hürriyete kanat çırparlar sevinç içinde.. Sınır karakoluna sığınan hemen hemen hepsi Azerbaycan Üniversitelerinde görevli bu aydınların durumu hemen Ankara’ya aktarılır. Sovyetler Birliği de ayağa kalkmış durumda ve sığınmacıların “kendi vatandaşı!” olduğunu ileri sürerek iade edilmelerini ister. Karakolda gergin bir bekleyiş başlar. Öz gardaşlarımız ya “öz yurtlarına” kabul edilecek ya da Boraltan Köprüsünün öbür ucunda bekleyen Rus müfrezesine teslim edileceklerdir. Sovyet mezaliminden, öz vatanlarına sığınan öz gardaşlarımız, kendilerine sahip çıkılacağından emin, bekliyorlar. Ankara’dan gelen emir korkunç: - Ülkelerine iade edin! Sınır karakolumuzda şaşkınlık had safhada. İnanamayıp teyit üstüne teyit isteniyor. Emir aynı: - Ülkelerine iade edin! Karakol komutanı genç subay, kendilerine sığınan öz kardeşlerini, Ruslara teslim eder etmez neler olacağını aşağı yukarı tahmin ediyor. Ankara’dan gelen bu acı haber, karakollarına sığınan öz kardeşlerine nasıl söylenirdi ki? Nasıl dile dökülürdü? Çok zor bir durum… Komutan belki de hayatının en zor cümlelerini kurmaya hazırlanıyordu. Zorlukla da olsa dile döküldü, çıkmaz olası o cümleler! ... Vatanım, bayrağım diyerek ne umutlarla sınır karakolumuza sığınan bir avuç Türk, artık Ruslara iade edilecekti. Boraltan Köprüsünün öbür ucunda bekleyen, kanlı dişlerini sırıtarak gösteren Rusların ne yapacaklarını iyi bilen bir avuç vatan evladı, karakol yetkililerine yalvarıyorlar. - Ne olur bizleri siz öldürün, onlara teslim etmeyin. Hiç değilse kendi toprağımızda, kendi bayrağımızın altında ölelim. Ne çare, bunu bile çok gören merhamet fukarası bir zihniyet iş başında. Boraltan Köprüsüne getirilen sığınmacılar, gruplar halinde karşıya geçirilmeye başlanır. Karşıda bekleyen Rus müfrezesi, karşıya geçen ilk gurubu hemen oracıkta, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşun yağmuruna tutarlar. Olup bitenler karşısında şaşkına dönen karakol komutanı teslimat işini derhal durdurarak, durumu (bir ümit!) Ankara’ya rapor eder. - Karşıya geçenleri kurşuna diziyorlar. Dedik ya merhamet fukarası, korkak zihniyet iş başında! Ankara’dan gelen cevap şöyledir: - Kesin emir var. Görevinizi yapın, yoksa vatan hainliği ile yargılanacaksınız! Evet, tarih şimdi bu emirleri verenleri vatan hainliği ile yargılıyor… Çaresizlik içinde son bir kez daha askerlerin yüzüne bakan sığınmacılar, sonunda beraberinde getirdikleri değerli eşyalarını ve giysilerini bırakarak, Boraltan Köprüsünden ölüme yürümeye başlarlar. Gözyaşlarına boğulan askerler, olanları görmemek için köprüye sırtlarını dönmüşlerdir. İkisi kadın 146 öz gardaşımız, köprüye doğru yürürken; içlerinden Enver Kadızade’nin imanlı, gür sesi yankılanıyor: - Biz ölüme gidiyoruz. Yaşasın Türkiye! Ölüme gülerek giden koç yiğitlere nispet edercesine bir haykırıştır bu! Askerlerimizin gözyaşları içinde teslim ediliyor soydaşlarımız, öz be öz gardaşlarımız. Karşı tarafta bekleyen Rus müfrezesi tarafından elleri ve ayakları bağlandıktan sonra, hemen oracıkta kurşuna dizilerek şehit ediliyorlar. Karakol komutanı genç subayın da gördüklerine dayanamayıp, evine izine geldiğinde intihar ettiği anlatılır yürek dağlayan bu olayla ilgili. Olayın vahametini “Dönek Kardaş” isimli şiirinde haykıran Azerbaycanlı şair, Elmas Yıldırımın şiiri çok uzun. Fakat günümüzün de zifiri karanlığına ışık olabilmesi ümidiyle bir kısmını aktarıyorum: “Türk; o Altayların dünkü eri mi? Yolunda can koydum, verdim serimi, Düştüğü ağlardan kurtulsun diye, Serdim ayağına doğma yerimi… Kardaş armağanı, dökülen kanlar, Bana mükâfat mı giden kurbanlar? Ben diyorum, Kayı’dır soyumuz, Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz, Dilim dili, yolum yolu, emel bir, Bir bayrakta, uldızımız, ayımız. Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık, Nerden doğdu bu imansız gayrılık?“ Yürek parçalayan Boraltan Köprüsü dramı, bir döneme damga vuran “utanç zincirinin” halkalarından sadece biri. Yüce Mevla’dan niyazımız odur ki: Bu olay bizlere bir ibret ve uyanmamıza vesile olsun. Zira: “Geçmişi unutanlar, onu yeniden yaşamaya mahkûmdurlar!” Yüce Türk Milletinin ateşle imtihanı bugün de aynen sürüyor. Türk Milleti olarak Boraltan Köprüsüne doğru yürütülüyoruz. Düşmanımızla savaşan kardeşimizin yanında olmak dururken; düşman karşısında yalnız bırakmanın ve dahi düşmanı ile kol kola gezip, kapılar açmanın derdine düşmenin adı nedir acep? Demokrasi midir, diplomasi mi? İstiklal Mücadelemizde bizimle beraber kanlarını akıtıp, bayrağımızı al eyleyen kardeşlerimizle aramıza hançer gibi zorla sokulan Ermenistan yapay devletçiğini ciddiye alarak, kardeşlerimizi incitmenin, vefa göstereceğimiz yerde cefaya salmanın âlemi ne? Hz. Mevlana der ki : “ Bildikten, dosttan, soydan gelen bir cefa; düşmanın üç yüz bin cefasına eşittir. Çünkü insan, eşin dostun cevri cefada bulunacağını ummaz, tabiatı daima onun lütfuna, vefasına alışmıştır.” Atalarımızın sözlerine can kulağıyla gönül verip, kardeşlerimize vefa göstermek dururken, binler cefa yaşatanların hesapları elbet sorulacaktır! Karabağ’ıma giren cellâtları, Hocalıda yapılan katliamı ve daha nicelerini… Bizler unutmadık! Aynı noktada tekrar vurulmamak için, titreyerek kendimize gelme vakti olduğunu görelim. Bugün, bu üzücü durum karşısında söylenecek tek söz vardır, o da 1944 yılında söylenmiştir ve yeterlidir: “ Yakışmaz Türklüğe, sığmaz namusa…” Alıntıdır. *********************************** (izafet.com sitesinden aldım.'alıntıdır' demiş ama, kaynak belirtmemiş..bilgicik.com sitesinde de şu şiir veriliyor) Tutsak Türklerin kurşuna dizilmeden önce söyledikleri bir ağıt şöyle: Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı, Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası. Karası, karası, merhamet fukarası, Karası, karası, merhamet fukarası, Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni, Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni. Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine, Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine. Azerbaycan’ın büyük milli şairi Almas Yıldırım, bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getiriyor: Türk denince özü, sözü mert olur, Dost deyince ayrılmaz bir fert olur, Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam, Şimden geru bu bana bir dert olur. Ben ne diyem bu vefasız dağlara, Öz kardaşı dönek olan ağlara! Türk; o Altayların dünkü eri mi? Yolunda can koydum, verdim serimi, Düştüğü ağlardan kurtulsun diye, Serdim ayağına doğma yerimi… Kardaş armağanı, dökülen kanlar, Bana mükâfat mı giden kurbanlar? Ben diyorum, Kayıhan’dır soyumuz, Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz, Dilim dili, yolum yolu, emel bir, Bir bayrakta, yıldız’ımız, ay’ımız. Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık, Nerden doğdu bu imansız gayrılık? Alnımın yazısı, karadır kara, Karadan bir mendil yolladım yara, Yol uzun, el uzak, yetişmez eller, Türklüğün kanayan kalbini sara. Felek kıymış beslenen bu dileğe, Lânet Türk’ü hançerleyen bileğe. Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim? Günah mı Türklüğe gönül verdiğim? Rusların açtığı yaradan derin, Anayurtta öz kardaştan gördüğüm. Seslenseydim, ses çıkardı her taştan, Ne beklersin sağırlaşan bir baştan. Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan, Ne bilem, kahpelik varmış soyunda, Girdiğim öz yurttan döndürülürken, Kanımın aktığı sınır boyunda Açan lâlelerden bir çelenk örsem, Türklük dünyasına armağan versem. Orkun KUTLU

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği paylaşın!